2021
Photography Series,
Installation
52 Fine Art Prints on Aluminum
Presented in the exhibition Past Present Istanbul at the Sakıp Sabancı Museum between 3 September and 28 November 2021, Metro considers Istanbul’s underground network not simply as a system of transportation, but as a structure that carries and shapes the city’s sense of time. The tunnels, which run beneath Istanbul, create a looping structure that combines remnants of the past, present-day experiences, and envisioned futures. Passengers in this system travel through steel and concrete corridors that mirror the erratic rhythm of modern urban life, moving like components of a larger living body of late capitalism.
Metro uses two related concepts to approach the complex structure of the subway system. First, it views the subterranean network as a place where the perception of time is distorted due to the constant movement and lack of natural light. The demands of capitalist life, requiring constant activity, are mirrored in the repetitive patterns of transit and ongoing movement. Second, it makes it difficult to distinguish Istanbul from its eerie twin, a speculative metropolis constructed from “almost-Istanbul” photos. These photos show the metro as a transitional space, where identity is hidden by uniform signs, security cameras, and the cold light of LED screens, all lacking clear geographical context.1
The ouroboros of the metro is not merely symbolic but functional. Escalators recirculate without genuine progression, turnstiles click with a metronomic syncopation, and passengers revolve around the stations like electrons suspended in an endless present. This corresponds to the concept of ‘temporal repetition’ examined in Jonathan Crary’s 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep2; wherein the collapse of work/rest cycles traps subjects within a sleepless continuum. Yet, the Metro project goes further: by photographing the ‘in-between’ spaces of the metro—technical doors, vacant control rooms, flickering CCTV feeds—it renders the hidden anatomy of the infrastructure visible.
Jonathan Crary’s analyses of Do Androids Dream of Electric Sheep? and Blade Runner ground this inquiry. Much like Philip K. Dick’s character Rick Deckard—whose encounter with a raccoon shatters his perception of reality—the passengers in the speculative Metro inhabit a paradox: they navigate a space that mirrors the topography of Istanbul yet resides on its margins; a twin-city where every detail is ‘so similar, yet not Istanbul.’ The photographs sharpen this difference. The ceaseless repetition of tile-covered walls, security cameras peering from corners, and red LED lights blinking like man-made constellations all evoke the sense of claustrophobia created by a system intended to mimic order. The metro transforms into a copy without an original; a place where the question ‘Is this real?’ loses its meaning.3
The installation’s architectural features mirror the Metro’s control logic’s syntax. Along the wall, photographs are arranged in a grid on aluminum rails, resembling a speculative archive. On a material level, the installation echoes the synthetic environment of the metro. Its surfaces recall the polished steel and matte concrete of the underground, while the scale of the photographs—ranging from emergency exit doors to monumental escalators—draws the viewer into the oppressive presence of the infrastructure. The absence of human figures intensifies this feeling of unease. It suggests a city made ghostly by its own automation, where bodies are reduced to biometric records and turnstile swipes.
The Metro signifies not a space, but a state: the ouroboros is the lived experience of late capitalism; here, the boundaries between the real and the fake, motion and inertia, progress and collapse blur amidst the hum of fluorescent lights and the rhythm of footsteps echoing in an endless tunnel.
1 The “non-place,” as conceptualized by Marc Augé, refers to anonymous and functional transit spaces where individuals’ ties to identity, relations, and historical belonging are suspended. In Augé’s words: “Airports, highways, supermarkets... these are places where the individual exists merely as a ‘passenger,’ a ‘customer,’ or a ‘driver,’ and where their identity and memory are suspended” (Marc Augé, 1995, Non-places: Introduction to an Anthropology of Supermodernity, J. Howe, Translation, Verso. Original work published 1992).
2 See Jonathan Crary, 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep, New York: Verso, 2013.
3 In the words of Jean Baudrillard, simulacra are representations where “the real is no longer reproduced with the real, but with itself”; here, the “original” disappears, leaving only the circulation of copies. (Jean Baudrillard, 1994, Simulacra and Simulation, S. F. Glaser, Trans., University of Michigan Press. Original work published 1981).
3 Eylül–28 Kasım 2021 tarihleri arasında Sakıp Sabancı Müzesi’nde düzenlenen Dün Bugün İstanbul sergisinde sunulan Metro, İstanbul’un yeraltı ağını yalnızca bir ulaşım sistemi olarak değil, kentin zaman algısını taşıyan ve biçimlendiren bir yapı olarak ele alır. İstanbul’un altından geçen tüneller, geçmişin kalıntılarını, bugünün deneyimlerini ve tasarlanan gelecekleri bir araya getiren döngüsel bir yapı oluşturur. Bu sistemdeki yolcular, modern kentsel yaşamın düzensiz ritmini yansıtan çelik ve beton koridorlardan geçerek, geç kapitalizmin daha büyük ve yaşayan bir bedeninin bileşenleri gibi hareket eder.
Metro, metro sisteminin karmaşık yapısına iki ilişkili kavram üzerinden yaklaşır. İlk olarak, yeraltı ağını, sürekli hareket ve doğal ışık eksikliği nedeniyle zaman algısının bozulduğu bir yer olarak görür. Kapitalist yaşamın sürekli etkinlik talep eden koşulları, transit geçişin tekrarlayan örüntülerinde ve kesintisiz hareketinde karşılık bulur. İkinci olarak, İstanbul ile onun tekinsiz ikizi arasında ayrım yapmayı güçleştirir: “neredeyse-İstanbul” fotoğraflarından kurulmuş spekülatif bir metropol. Bu fotoğraflar metroyu, kimliğin tek tip işaretler, güvenlik kameraları ve LED ekranların soğuk ışığı altında gizlendiği, açık bir coğrafi bağlamdan yoksun bir geçiş mekânı olarak gösterir.1
Metronun ouroboros’u yalnızca sembolik değil, aynı zamanda işlevseldir. Yürüyen merdivenler gerçek bir ilerleme olmaksızın sürekli dolaşıma girer; turnikeler metronomik bir senkopla tıklar; yolcular ise istasyonların etrafında, sonsuz bir şimdiki zaman içinde askıda kalmış elektronlar gibi döner. Bu durum, Jonathan Crary’nin 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep adlı kitabında incelediği “zamansal tekrar” kavramıyla örtüşür.2 Bu kavramda, çalışma/dinlenme döngülerinin çöküşü, özneyi uykusuz bir süreklilik içine hapseder. Ancak Metro projesi daha ileri gider: metronun “ara” mekânlarını —teknik kapıları, boş kontrol odalarını, titreyen CCTV görüntülerini— fotoğraflayarak altyapının gizli anatomisini görünür kılar.
Jonathan Crary’nin Do Androids Dream of Electric Sheep? ve Blade Runner üzerine yaptığı analizler bu araştırmaya zemin oluşturur. Philip K. Dick’in karakteri Rick Deckard’ın bir rakunla karşılaşmasının gerçeklik algısını sarsmasına benzer biçimde, spekülatif Metronun yolcuları da bir paradoksun içinde yaşar: İstanbul’un topografyasını yansıtan, fakat onun sınırlarında konumlanan bir mekânda hareket ederler; her ayrıntının “çok benzer, fakat İstanbul olmadığı” bir ikiz-kentte. Fotoğraflar bu farkı keskinleştirir. Fayans kaplı duvarların kesintisiz tekrarı, köşelerden bakan güvenlik kameraları ve insan yapımı takımyıldızlar gibi yanıp sönen kırmızı LED ışıklar, düzeni taklit etmek üzere tasarlanmış bir sistemin yarattığı klostrofobi hissini çağırır. Metro, aslı olmayan bir kopyaya dönüşür; “Bu gerçek mi?” sorusunun anlamını yitirdiği bir yere.3
Enstalasyonun mimari özellikleri, metronun kontrol mantığının sözdizimini yansıtır. Duvar boyunca fotoğraflar, alüminyum raylar üzerinde bir ızgara düzeni içinde yerleştirilmiş ve spekülatif bir arşivi andıracak biçimde kurgulanmıştır. Malzeme düzeyinde enstalasyon, metronun sentetik çevresiyle yankılanır. Yüzeyleri yeraltının parlatılmış çeliğini ve mat betonunu hatırlatırken, acil çıkış kapılarından anıtsal yürüyen merdivenlere uzanan fotoğraf ölçekleri izleyiciyi altyapının baskıcı varlığının içine çeker. İnsan figürlerinin yokluğu bu huzursuzluk hissini yoğunlaştırır. Bu yokluk, bedenlerin biyometrik kayıtlara ve turnike geçişlerine indirgendiği, kendi otomasyonu tarafından hayaletimsi hâle getirilmiş bir kenti ima eder.
Metro bir mekândan ziyade bir duruma işaret eder: ouroboros, geç kapitalizmin yaşanan deneyimidir. Burada gerçek ile sahte, hareket ile atalet, ilerleme ile çöküş arasındaki sınırlar; floresan ışıkların uğultusu ve sonsuz bir tünelde yankılanan ayak seslerinin ritmi içinde bulanıklaşır.
1 Marc Augé’nin kavramsallaştırdığı biçimiyle “yer-olmayan”, bireylerin kimlik, ilişki ve tarihsel aidiyet bağlarının askıya alındığı anonim ve işlevsel transit mekânları ifade eder. Augé’nin ifadesiyle: “Havalimanları, otoyollar, süpermarketler... bunlar bireyin yalnızca bir ‘yolcu’, bir ‘müşteri’ ya da bir ‘sürücü’ olarak var olduğu ve kimliği ile belleğinin askıya alındığı yerlerdir.” Marc Augé, Non-places: Introduction to an Anthropology of Supermodernity, çev. J. Howe, Verso, 1995. İlk basım 1992.
2 Bkz. Jonathan Crary, 24/7: Late Capitalism and the Ends of Sleep, New York: Verso, 2013.
3 Jean Baudrillard’ın ifadesiyle simülakrlar, “gerçeğin artık gerçek olanla değil, kendi kendisiyle yeniden üretildiği” temsillerdir; burada “asıl” ortadan kalkar ve geriye yalnızca kopyaların dolaşımı kalır. Jean Baudrillard, Simulacra and Simulation, çev. S. F. Glaser, University of Michigan Press, 1994. İlk basım 1981.



© 2026 BURAK DİKİLİTAŞ